Türk sinemasının ilgideğer yönetmenlerinden Natuk Baytan 1925’te bugün doğmuştu. Sinemaya girişi daha eskidir ama kaba hatlarıyla 1970’lerin ortalarından 1980’lerin ortalarına dek, yaklaşık on yıl boyunca sayısız efsane film yönetmişti. Her gördüğüne efsane diyenlerden yaka silktiyseniz, Baytan’ın filmlerini örnek olarak kullanabilirsiniz: Sakar Şakir’den Üç Kâğıtçı’ya, Sahte Kabadayı’dan Tokatçı’ya, Battal Gazi’nin Oğlu’ndan Hınç’a, yönetmenin adını bilmeden filmlerini ezbere bilenlerin sayısı inanılmazdır – efsane tanımı da tam budur işte!
Baytan Yeşilçam’ın film yapım düzenini içselleştirmiş ama bu düzeni kendi meşrebince dönüştürüp tamamen kendine has bir sinema yaratabilmişti. Üstelik kendine haslığı hem anlattığı öykülerde, hem biçeminde, hem de filmi çekiş yöntemi yani üretiminde başarmıştı.

Film kotarma yöntemini geliştirmesinden başlayalım: Sinemaya set çalışanı olarak girdi, prodüksiyon amirliğine geçti, yani yapımcının parasının sette çarçur edilmemesine gözkulak oldu. Senaryolar yazdı. Yönetmen yardımcılığı yaparken ikinci çekim ekibini yönetti, yıldızların görünmediği sahneler ona emanet edilirdi.
Bu deneyimler onu Yeşilçam’ın son demlerinde en yeğlenen yönetmenlerinden biri yaptı; yeğlenen derken yapımcıdan figüranlara, set emekçilerine dek herkes onunla film çekmek isterdi. Çünkü seti çok çabuk kurar, çekimleri hızla bitirir, kimseyi yormazdı, özellikle yapımcının kesesini. Kafasında neyi nasıl çekeceğini incelikle hesaplardı. Sette çekilen ama kurguda kullanılmayıp atılan filmlere Yeşilçam argosunda “şut” denir, rivayete göre Baytan’ın şut oranı % 10 bile değildi. Yapımcılar Baytan’a bayılırdı, fazla film harcamayan yönetmeni hangi yapımcı sevmez. Şut çıkarmayan film çekimi yani az görüntüyle kurguya girmek, Baytan’a Türk sinemasında pek az yönetmene nasip olmuş bir özgürlük sağlıyordu: Çektiği filmleri kendisinden başka kimse kurguda birleştiremez, dolayısıyla filmine yapımcı bile müdahale edemezdi – tüm yapımı iptal edip filmden vazgeçmeyi göze almıyorsa.

Baytan filmlerini küçük parçalar halinde çeker, bunları kendi belirlediği sırayla teslim ederdi. Yapımcı açısından bakıldığında şahane: Kurgunun kabası zaten baştan yapılmıştı, şut çıkmıyordu, üstelik zamandan kazanılmıştı. Baytan da filmini kendi biçeminde çekmiş, kurgucunun dokunamayacağı bir bütünlük yaratmış olurdu. Baytan’ın filmi çekme tarzı, yani küçük ve ardışık çekimleri, onun biçemini de belirlemişti. İşte bu yüzden bir Baytan filmini birkaç dakika izlemek yeterlidir, filmin türü ne olursa olsun yönetmeni tanırsınız.
Bu pratik tarzı sayesinde çok film yönetti. Kaynaklarda 81 sinema filmi ve bir TV dizisinde yönetmenlik yaptığı kayıtlı. TV dizisine sonra döneriz. Çoğu Cüneyt Arkın’la 28 serüven, 10’u Kemal Sunal’la 13 güldürü, Ferdi Tayfur ve çocuk şarkıcılarla 10 “arabesk” şarkılı film çekmişti. Orhan Gencebay’la filmi yoktu, Ferdiciler – Orhancılar kamplaşmasında daha iddiasız tarafta yer almıştı. Bu kendi seçimi miydi bilinmez, yine de Gencebay filmlerinin yönetmenliğini Akad’dan Seden’e kimlerin yaptığını düşününce aklımda bir yanıt beliriyor fakat bu başka ve epeyce uzun bir yazının konusu.

Tür ne olursa olsun, Baytan öyküsünü yüceltmeyen bir anlatımı yeğlemişti. Bu yüzden, çokluk, filmlerinde çizgiroman mantığı güttüğü söylendi, bu yoruma günümüzde de sıklıkla rastlayabilirsiniz. Oysa Baytan’ın biçemi zengindir, aslında indirgemeci bir kolay-sıfat olan “çizgiroman estetiği”nin de zengin oluşu gibi! Baytan ister uzun uzun düşünerek bulmuş, isterse setlerde elyordamıyla geliştirmiş olsun, Türk sinemasında ritim ve çerçeveleme ilişkisi açısından en ayrıksı yaklaşımla çalışmıştı. Onun filmlerinde sinema bir öyküyü anlatmaktan çok izleyicinin sayısız gönderme içinde merakla beklediği, üstelik zaten bildiği bir sonu beklediği bir oyuna benzerdi.
Baytan’ın filmleri, özellikle Kemal Sunal’ın başrolü oynadıkları, Arzu Film güldürüleriyle uzaktan akrabadır: Eğilmez tarzı filmlerde en sonda nasıl sevgi kazanırsa bu filmlerde de saflık ve iyi niyet kazanır – o ünlü ve aşılamamış formülle bir “deus ex machina” belirir ve her sorunu çözer. Güldürüden polisiyeye tüm Natuk Baytan filmlerinde, aslında dönemin tüm sorunları görünür haldedir: Yoksulluk, her veçhesiyle kanunsuzluk, ruhunu Şeytan’a satmış kötü insanlar, giderek dönem jargonuyla “sağ-sol kavgası”. Ne var ki, bu sorunlar filmin öyküsünde önemsizdir, nasıl olsa çözülmeyecek, kahraman filmde başarıya ulaşsa bile sorun olduğu yerde kalacak, en iyi olasılıkta, taca atılarak zaman kazanılacaktır.

Gariptir, bu kabulleniş izleyiciyi hiç rahatsız etmemiştir, o gün de bugün de. Taşradan gelen Şaban ya da yıkılmaz Cüneyt Arkın ortaya çıkmadığında hiçbir şey değişmeyecektir. Buraya dek tamam, nedir, o kahraman küstüğünde, işini bitirince çekip gittiğinde, olmaz ya, mücadeleyi kaybettiğinde ne olacaksa kahraman kazandığında da aynısı olur: Büyük resimde her şey aynı kalır. Baytan filmlerinde, mücadele edilen her neyse, karikatür bile olsa daima güçlüdür. İzleyici filmdeki kahramanın başarısının sapma olduğunu, dolayısıyla filmin attırdığı kahkahadan çok daha gülünç bir başarıyı izlediğini bilir, hiç olmazsa sezer – bu duyguyu çizgiromanda bulmak handiyse olanaksızdır.
Bu filmlerde, özellikle Kemal Sunal’ın artık ezberlenmiş güldürülerinde, hâlâ işleyen bir diyalektik var. Alametifarika bir çekimi biliriz: Ani bir kesmeyle, çok şaşıran bir oyuncunun yüzüne aşırı yakın çekim yapılır. Bu çekim, yapımcısı dâhil hiç kimseyi aldatmayan, herkesin bildiği, kendisinden beklediği filmi çeken yönetmenin şaşırtıcı oluşuna işarettir. Baytan, eski anlamlarından biriyle “çapkın” biçemine karşın hiç şaşırtmadığı, hep güvenilir kaldığı için, 12 Eylül TRT’sinin en iddialı yapımlarından birine yönetmen atanabildi: Duvardaki Kan.
Duvardaki Kan süperyapım değildi elbette, gelgelelim, iddiası daha zorluydu: Talat Paşa’nın uğradığı suikasti, ardından katilin yargılandığı süreci anlatıyordu. Dizinin düşünsel yapısı bu yazının sınırları dışında, nedir, Baytan’ın daracık mahkeme salonunda dans ettirdiği kamerası, teknik ustalığı için efsaneleşmiş güldürülerinden de büyük bir örnektir.

Yine de yüceltmenin dozunu kaçırmamalı. Doyasıya başvurduğu açı ve çerçevelemeler, yurtdışında çoktandır kullanılıyordu. İki kolay örnek vererek geçelim: Visconti’nin Lanetliler’de kullandığı yüz yakın çekimlerine ve Hong Kong yapımı, o yılların adlandırmasıyla “karate” filmlerinin dövüş düzenlemelerine bakarsak Baytan’ın kimi imza çekimlerini ayırt edebiliriz. Fakat bunlar düpedüz öykünme değildi, hakkını teslim edelim, etkilendiklerini filmlerinde eritmiş, ritmin içinde kendine mal etmişti.
Karşı yönden baktığımızda konumunu daha rahat anlayabiliriz: Şaryo kullanıp kamerayı kaydırarak hareket ettirmesi bile garipsenmiş, “Şaryo” lakabıyla anılmıştı. Teknik yenilikten bu denli uzak duran, içedönük muhafazakârlığında mutlu bir sektörde kendine has bir dil yaratabilmişti, eh, az iş değildir.

*Filmlerinde Hitchcock misali görünmeyi seven Baytan, Sahte Kabadayı’da Mümtaz Ener’in yanında.*
The post Bugün doğmuştu: Natuk Baytan appeared first on GAZETE SANAT.
The post Bugün doğmuştu: Natuk Baytan appeared first on GAZETE SANAT.
Kaynak: gazetesanat