Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü mezuniyet töreninde, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden de mezun olan Hasan Özdağ, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen “akademisyeni” “refüze etti”. Bu reddediliş, aynı zamanda bölüm başkan yardımcısı unvanı da verilmiş olan YRB’nin bir tür hırçınlık atağı geçirmesine neden oldu. Şahıs, sosyal medya hesabından “Törene katılıyorsanız seremoninin işleyişi nasılsa ona uyacaksınız. Yoksa gidip diplomanızı sekreterlikten alabilirsiniz. Ben orada kendimi değil Felsefe Bölümü’nü temsil ediyorum, sizin showunuzun bir parçası olamam.” açıklamasını bahşetti. Bu lütufkarlığı ne sıradan bir kibir kusması ne de “tüy dikme”; inanıyordur açıklamasına! Aynı hafta, egemen ideolojinin kutsal dokunulmazlık zırhını stand-up sahnesinde delen Deniz Göktaş tutuklandı. Anlaşıldığı kadarıyla emniyet ters kelepçelemeli gözdağı sahnesi için epey emek harcamış, en az beş kez mizansen tekrarlanmış. Yine de üretebildikleri “simgesel” görselin niteliği vasattan öteye geçememiş.
Her iki olay da aynı şeyi gösteriyor: Toplumsal alanın, kurumsal ruhsallığın ve iktidarın iç içe geçtiği bir kırılma anını! Türkçenin yalın gerçekçiliğiyle söylersek, kaba tabirle, geçen hafta iktidar “..ik gibi ortada kalma" halindeydi.
Diploma töreni olayı, tepeden inme unvanlarla kuşatılmış bir egonun kamusal alanda yaşadığı narsisistik bir kırılganlık gibi görünebilir. Liyakat zinciri kırılıp makamlar birer ödül gibi dağıtıldığında, o koltuğa oturan kişilerde büyüsel bir düşünce filizlenebiliyor. Unvanı üstüne geçiren, unvanın gerektirdiği bilgi, deneyim ve saygınlığa da kendiliğinden sahip olduğunu sanıyor. Cerrahi deneyimi kısıtlı birinin sırf profesör kadrosuna atandı diye en ağır ameliyatı yapabileceğine inanmasıyla, bir felsefe kürsüsüne oturtulanın tüm kurumsal saygınlığı şahsında topladığını varsayması aynı kökten besleniyor. Gücün, bilgiyi ve haklılığı otomatik olarak doğurduğuna inanılan bir tür akıl tutulması. Türkiye’nin son çeyrek yüzyıllık yönetim anlayışında Bloomington’luya benzer çok sayıda örnek bulunulabilir.
İNTİKAM KIRBAÇLARI
Muhalif analizlerin maalesef çoğu, bu zorbalıkları anlık bir “korku” refleksi olarak çözümlüyor. Oysa karşımızda titreyen bir korkak değil; kaba güçle sarhoş olmuş kurumsal bir sadist var. Korku varsa da, en dipte, bilinçdışında yatıyor; muktedir ve uzantıları korkuyu bilinçli olarak hissetmiyorlar. Kendilerini sınırsızca güçlü ve dokunulmaz sanıyorlar. O yüzden de öğrenci elini sıkmayıp arkasını döndüğünde ya da mizahçı sahneden o mitleştirilmiş dokunulmaz güçle dalga geçtiğinde, atanmış unvanın kudreti saniyeler içinde ufalanıyor. İktidarın tahkim ettiği o egemenlik simgesi, herkesin gözü önünde çaresiz ve donakalmış kaba gerçeğe indirgeniyor: Zavallı bir niteliksizlik. Muktedir, o anda korkudan kaynaklanan panikle değil, “Sen kim oluyorsun da haddini aşıyorsun?” diyen ilahi bir kibirle saldırıyor. Kampüs giriş yasakları ve hücre hapisleriyse, o sembolik yenilgiyi kaba güçle telafi etmeye çalışan, hegemonyanın yeniden tahkimi amaçlı birer intikam kırbaçları.
Bu vandallığın arkasında yalnız içteki boşluğu gizleme telaşı yok; dışarıdaki “ulaşılamaz niteliğe ve zekâya” duyulan yıkıcı bir haset de var. “Egemen blok” makam odalarını, yönetim binalarını, mahkeme salonlarını, medya endüstrisini ele geçirmiş olsa da, kültürel sahada arzuladığı meşruiyeti bir türlü üretemiyor. Dik duran tek bir öğrencinin mesafesi, tek bir kahkaha, onu entelektüel olarak derinden örseliyor. O zaman da, ruhunun derinindeki yetersizlik hisleri, ulaşamadığı birikimi dönüştürmek yerine, onu polisle kuşatıp cezalarla boğarak kendi düzeyine eşitlemek istiyor: Hasetten kaynaklanan, onun kadar nitelikli, onurlu olamıyorsam, “benim o olmama imkan yoksa”, onu tahrip ederek kendime benzetirim dürtüsü.
Boğaziçi’ne ya da Bilgi’ye yapılan da ele geçirip yönetmek değil, hasetle parçalamak. Bu hasedin önemli bir başka kazanımı ise her iki üniversite arazilerinin rant değerlerinin iştah kabartıcılığı. Hem yıkıp kurtulacak hem de orada inşa edeceği betonla paraya para demeyecek. Atatürk Orman Çiftliği’ne AVM- Rezidans- Ofis kompleksi inşa etmek gibi.
Diploma krizinin bir başka acı paradoksu daha var. Bugün bu canavarla yüzleşen liberal-Anglosakson akademik gelenek, kuruluşundan beri gerçeklikten kopuk, soyut bir “hoşgörü” retoriğiyle bu çürümenin ideolojik lojistiğini bizzat sağlamıştı. Kendi narsisistik fantezisinde, siyasal islamın ham gücünü ve nefretini liberal kurallarla ehlileştirebileceğini ve Cumhuriyet’i tasfiye ederken bir taşla iki kuş vurabileceğini sanmıştı. Canavar, açılan bu meşruiyet koridorunda büyüdü; gücü mutlak olarak ele geçirince de önce kendi ebesini parçalamaya koyuldu.
İktidarın rıza üretmeyi bırakıp doğrudan kaba zora sığınması, her zaman onun zayıfladığı anlamına gelmeyebilir. Bazen de gücün çok daha fazla yoğunlaştığını gösterebilir. Öyle ki artık rıza üretmek gibi masraflı, zahmetli ve “liberal” oyunlara ihtiyaç duymadığının ilanı da olabilir. Bugün iktidar, o sivil toplumcu, çoğulculuk illüzyonlarıyla bezeli liberal vitrini tamamen çöpe atmış durumda. Artık kendini saklama gereği duymayan, “Evet liyakatsizim, evet hukuksuzum ve evet canını yakabiliyorum” diyen çıplak bir egemenlik performansı sergiliyor. Muhalefet “korkuyorlar” dedikçe, muktedir o beş yıllık kampüs yasaklarıyla, o tutuklamalarla, butlanlarla, kayyumlarla adeta mukabele eder gibi “Ne korkması, tam aksine sana ne istersem yapabileceğimi gösteriyorum.” diyor. Egemenin her hamlesini “korkuya” bağlamak, muhalif aklın kendi eylemsizliğini maskelemek için sığındığı, gerçeklikten kopuk bir yanılsamadan öte değil.
KELEPÇENİN HÜKMÜ KALMAZ
Diploma törenindeki o an ya da Denizimizin neşemizin çalınmasını önlediği o kahkahamız, ne kendiliğinden nihai bir zafer ne de mutlak bir son; bir olumsallık kavşağı. Kırılma, anlık bir katarsis ya da sosyal medyada tüketilecek bir malzeme daha olarak paranteze alınırsa, muktedir bu narsisistik yaranın hıncıyla daha da zalim ve titiz bir denetim mekanizması kuracaktır.
Oysa, muhalif akıl “iktidar korkuyor” masalını bırakıp bu anı, statükonun yenilmezlik mitini kıran kurucu bir hafızaya çevirirse, kelepçelerin hükmü kalmaz. Sahici entelektüel üretim, o mazoşist elitizmden sıyrılıp toplumun somut gerçekliğiyle organik bağ kurduğu yeni mevzilerde yeniden doğar.
Fallus düştüğünde, ayağa kalkacak olanlar dik duran öğrenci Hasan Özdağlar ve kahkahalarımızın Denizleridir.
Kaynak: Birgün Siyaset