1991, ülkenin ve dünyanın en karmaşık ve zor yıllarından biri olabilir. O sene, 20. yüzyılın başında kurulan sosyalizmin, yüzyılın sonunda hem de kurulduğu ülkede yıkılmasını işaretler. Türkiye’de ise tersinden o yıl, Zonguldak grevinin tetiklediği “bahar eylemleri” dalgası ve toplumsal bir umut demektir. Oysa her şeyin kötüye gidişinin başlangıcı olan o yılın artçıları ile boğuşuyor dünya, tam 35 yıldır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), uzun gözaltı süreleri, bitmeyen sorgular ve işkencede ölümler, o yılların -siyah beyaz- gazete haberlerinin değişmeyen konusuydu. Ankara 1 ve 2 nolu DGM’ler ve ünlü “başkanları”, Akın Gürlek’ten de popülerdiler -ki Gürlek, bir ara “tanınırlık”ta, Cumhurbaşkanını bile geçti.
1991, Başkent Emniyeti’ne bağlı bir şube olan Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı (DAL) gözaltıları ve sorguları ile akla gelir. Ankara’nın “işkence TİM’leri”, “başkent üstünlüğü” ve “hakedilmiş” şöhretleriyle “şube”, 1990’larda -hâlâ cezasız- bazı işkence ve cinayetlerin de failidir. O zaman orası, bir öğrenci derneğinin herhangi bir üyesinin -YÖK protestosunda dahi- sakat kalabildiği bir yerdi.
Eyüphan Başar mesela, bizim Ankara Hukuk’un dernek başkanıydı ve onu bizzat Ağar sorgulamıştı. Mersin’de bir eyleme katılan ev arkadaşı yüzünden oraya götürülen Eyüphan, sorgu -ve kısa hapisliği- sonrası uzun bir süre tedavi gördü. Onun hayatını -halen aramızda- mücadelesini, umudunu ve sınırsız cesaretini -bu sayfada- size birkaç defa anlatmıştım.
Ona dair anlattığım her şey hep eksiktir, ama doğrudur.
Birtan Altunbaş DAL’da “gözaltında” iken öldürülmüştü. Afişleri kantinlere, anfilere asılmış, hakkında bildiriler dağıtılmıştı. Arkadaşları ve biz “ölümsüz” olduğunu düşünüyorduk. 35 yıl sonra bile işte bu yazıya konu, elbette ölmemiştir. O zamanlar polis, bazı militan öğrencileri sorgu sırasında “itirafa bulunmadığı için” öldürüyordu. Hacettepe’den -bizim komşu kampüsteki Bilgisayar’dan- Birtan, İstanbul’un devamı niteliğinde AYÖ-DER vardı, işte o kampın üyelerinden biriydi.
1988’liler -eğer varsa- işte bu kuşaktı. Hüseyin Ataman mesela, Ankara Hukuk’tan Dev-Genç’in temsilcilerinden, en militan öğrencilerinden biriydi. Hüseyin Artvinli, uzun boylu, sarı saçlı, sarı bıyıklı, ince gülüşlü, nazik bir adamdı. DAL sonrası, bir grup arkadaşıyla “Eskişehir Tabutluğu”na gönderilen ilk kafile içindeydi. 1991’de gönderildi yanlış değilsem oraya -ve ’90’ın sonunu buldu mu?- onu yitirdik. DAL ve tabutluk aylarındandır ölümüne sebep, hiç kuşku yok.
Kuşkusuz her dönem kendi liderlerini yaratıyor, öğrenci gençlik bu işlerin en önünde yer alıyor ama ben yine de bugün düşündüğümde, kırk yıl önceki o “kuşak”ın omzuna ne büyük yükler verildiğini düşünmeden kendimi alamıyorum. Deniz, Mahir ve Sinan kadar büyük bir “yük” olabilir bu. O kuşağa -ve hele ki bugünkülere- adil yaklaşmadığımın farkındayım ama hayat bir aritmetik sorusu değil ki, içgüdü denen bir şey var -şüphesiz matematiğin de ürünü- ki, o bana -ara ara- böyle der.
1991’e dönüyorum. DAL’a, 1991’in Mart’ında, bir “gece”, bir “işçi”nin yolu düştü. Herkese sıradışı gelen bu “konuk”, biz “işçi devrimi”ne inananlar için de hiç de tuhaf değildi. Ankara Kızılay’daki kuyumcuların dış doğramalarını elleriyle dökmüş bu adamın yolu, daha önce Siteler’den geçmişti. “İşçi gençlik” her yaz Siteler’de, Ostim’de biz “okullular”ın benzemeye çalıştığı şeydi. “Yaz tatillerinden işçileşmek”, sanırım Çin Devrimi’nden öğrenilmişti. Bugün için ne tuhaf, ama o zamanlar öyleydi.
Birtan gözaltındayken İmran’ı getirmiştiler. Bizim Murat Böbrek de oradaydı galiba o gece. Sonra çıktı anlattı bize ve tüm ülkeye İmran’a yapılanları. “Konuşmayınca”, gece araziye götürüp “tatbikat” sırasında sırtından taramışlar, “kaçtı” demişlerdi resmi bültenlerde. Ama yalanın ömrü o zamanlar da kısaydı, birkaç güne öğrendik olanları.
2 ya da 3 Mart sabahı, Yenimahalle’deki öğrenci evinde kahvaltıdaydık. Haber geldi -nasıl bir tesadüftür hâlâ bilmem- masada Eyüphan da vardı. Cumhuriyet’te sanırım ilk sayfada haberdi: “Gözaltındaki işçi”, kaçmaya çalışırken ölmüştü. Hukuk okuyan biz 21’lik ve 23’lük öğrenciler için, İmran’ı öldürmekten korkunçtu -Emniyet’e ait- bu “sözler”. Eyüphan uzaklara baktı, herkes küfürler etti, bir de hep bir ağızdan “ah, ah” çektik.
1991’den 2026’ya, İmran Aydın’dan İmran Deniz’e bir “yol” var. Kahırlı, zorlu, “sorgulu” ve uzun bir yol. Çok şey değişti bizde, ülkede ve dünyada. Ama haksızlığa karşı direniş değişmedi. İmran ve Deniz de. Yolculuk bitmez, sürüyor; sürecek.
Kaynak: Birgün Güncel